‘Dijital dekolonizasyon’
23 nisan 2026 yeni şafak
86 milyonu dağıtan, ülkemizi ayağa kaldıran önce Siverek’ten, ardından Kahramanmaraş’tan gelen haberler... Toprağa verilen gencecik bedenler ve kendini çocuklara fedakârca siper eden Ayla öğretmen… Sayın Cumhurbaşkanı meselenin röntgenini aslında çok net çekmiş: “Dünya artık eski dünya değil.”
Doğrudur. Ancak mesele, sadece dünyanın değişmesi değil, bu değişimden nasıl, yani kim olarak çıkıldığıdır.
Olayın kimlik boyutunun tartışılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dijital kültür konusunda millî yaklaşımdan söz etmesi, düşünce kuruluşu Enstitü Sosyal’in 11-12 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da düzenleyeceği, “Bilgi Üretimini ve Dolaşımını Sömürgesizleştirmek” odaklı Dünya Dekolonizasyon Forumu 2026’nın hazırlıklarına rastladı…
Genel Koordinatör Dr. İpek Coşkun Armağan, Enstitü Sosyal’in web sitesinde (https://shorturl.at/MTdt8) yayınlanan “Eğitimin Dekolonizasyonu Üzerine” başlıklı makalesinde Abdulrezzak Gurnah’ın sarsıcı tespitine gönderme yaparak, “sömürgeciliğin çocukları” olma riskinin ve bu risk ile okullardaki şiddet sarmalı arkasındaki bağın, dolayısıyla dijital kolonizasyon konusunun ciddiyetle ele alınması gerektiğinin altını çiziyor.
Zanzibar doğumlu Tanzanyalı yazar ve edebiyatçı Gurnah, “Kültürler ve kıtalar arasındaki uçurumda sömürgeciliğin etkilerine ve mültecilerin kaderine yönelik uzlaşmaz ve şefkatli yaklaşımı” nedeniyle 2021 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş bir yazar.
Bir ülkenin başka bir ülke üzerinde siyasi, askerî, iktisadi, sosyal, kültürel ya da teknolojik egemenlik kurmasını içeren boyun eğdirme (tahakküm) uygulaması diye tarif edilen kolonizasyon; insanı ait olduğu coğrafyaya, kültüre, sosyolojiye ve nihayet kendisine yabancılaştıran, hatta düşmanlaştıran bir döngü olarak ‘insanlık tarihinin en yıkıcı tecrübesi’ olarak nitelendiriliyor.
Üç aşamadan oluşan kolonizasyon; önce fiziksel ve maddi alanda, daha sonra da ekonomik ilişkiler, siyasi idare, eğitim, sosyal refah ve sanayileşmeyi içeren örgütlenme ve kurumsallaşmada görülüyormuş. Üçüncü aşamada ise pedagojik, sosyolojik, psikolojik ve ahlaki sorunlar ortaya çıkıyormuş.
Gurnah demiş ki; "Egemenliğin gerçek benliğini üstü kapalı ifadelerle gizlediği bir dönemde büyüdük.” Bugünün egemenliği de tank ve tüfekten öte ceplerdeki telefonlarla, TikTok akışıyla, oyunlarla, 15 yaşındaki çocuğun zihnini çarpıtan cinsiyetsizleştirme ve şiddet dozlarıyla inşa edilmeye çalışılıyor. Ki bu, kolonizasyonun üçüncü ve en tehlikeli aşaması olarak tanımlanıyor: Pedagojik ve ahlaki imha.
Armağan’ın da ifade ettiği "Akademik Bağımlılık" kavramı ne kadar kıymetliyse, bugün sokaktaki çocuğun "Algoritmik Bağımlılığı” da o kadar kritik. ‘Anglosakson odaklı’ bilgi anlayışı, bugün de dijital dünyada benzer bir hiyerarşi kuruyor.
Cumhurbaşkanı "Evin diğer odasındaki çocuğun sanal âlemdeki arkadaşıyla ilişkisinden haberdar değiliz" dedi. Evlat, fiziksel olarak ebeveynin yanında ama ruhu şiddeti bir seçenek olarak sunan karanlık dijital platformların insafına terk edilmiş durumda.
Peki, ne yapılmalı? Sadece okullara güvenlik kapısı koyarak, binaları güvenli hâle getirerek bu pedagojik sorunun çözülemeyeceği konusunda uzmanlar mutabık. Çözüm; Dijital Dekolonizasyon’da (ya da Tekno Dekolonizasyon) ve ülke çapında bu yönde başlatılacak zihinsel özgürleşme hareketinde.
Ülkemizde hayata geçirileceği belirtilen; sosyal ağ platformlarında kimlik doğrulama ve 15 yaş altı çocuklara yaş sınırı, âdeta vatan savunması niteliğindedir ve çok kıymetlidir.
Batı’nın ‘etiketleyici’ zekâ testlerine, ‘ötekileştiren’ pedagojik yaklaşımlarına karşı kendi medeniyet değerlerimizle yoğrulmuş ortak aklın ve pedagojinin öncülüğünde rehberlik sistemi geliştirileceğine inanıyoruz.
Bu sistem medya kuruluşlarının şiddeti bir reyting malzemesi, caniyi bir ‘fenomen’ gibi sunmaktan vazgeçmesiyle güçlenebilir. Kötülüğün sıradanlaşmasına, sömürgeci aklın beyinler üzerindeki egemenlik kurmasına son vermek için devletin, eğitim sisteminin ve ailenin el ele vermesiyle olumlu sonuçlar alınabilir.
Millî değerlere sarılmak bir tercih değil, bu dijital kuşatmada nefes alabilmek için tek çıkış yolu olarak görünüyor. Şehit Ayla öğretmenin içindeki şefkat, ‘kolonizasyon döngüsünü’ kırmak için ihtiyacımız olan yegâne pusuladır.
“Currency of Trust”
(Güvenin Piyasa Değeri)
İletişim dünyamızın en velut yazarlarından kıymetli dostum Selim Oktar’la birlikte Türkiye’de iletişim mühendisliği anlayışının ilk temel taşlarını koyduğumuz Salim Kadıbeşegil kardeşim, 14. kitabını İngilizce olarak yayınlamış: "Currency of Trust”. Türkçede belki “Güvenin Piyasa Değeri” diye karşılanabilir. Bir de üst başlık var kapakta: “How to Build Credibility with Reputation Management" (İtibar Yönetimi ile Saygınlığın İnşa Edilmesi).
Cinius Yayıncılık’tan çıkan kitap, itibarın sadece bir algı yönetimi değil, sosyal ilişkilerin dokusunda ve kurumların vicdanında sürekli yeniden üretilmesi gereken bir değer olduğunu savunmuş.
Build Up İletişim Danışmanlığı tarafından yollanan basın bülteninde içerik şöyle ifade edilmiş: “Kitap, günümüzün yapay zekâ, algoritmalar ve sahte içeriklerle (deepfake) kuşatılmış dünyasında en kırılgan hâle gelen ‘güven’ kavramını odağa alıyor. Kadıbeşegil, 2001 Enron skandalı ve 2008 Wall Street krizi gibi dönüm noktalarından yola çıkarak, bu çöküşlerin temelinde bir ‘güven erozyonu’ yattığını vurgularken; güvenin ancak şeffaflık, hesap verebilirlik, etik davranış ve sosyal sorumlulukla inşa edilebileceğini güçlü bir şekilde hatırlatıyor”.
Bizce Salim kardeşimizin tüm diğer kitapları gibi bu da her profesyonel iletişimcinin kütüphanesinde başucu eseri olarak yerini alacaktır.
Doğrudur. Ancak mesele, sadece dünyanın değişmesi değil, bu değişimden nasıl, yani kim olarak çıkıldığıdır.
Olayın kimlik boyutunun tartışılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dijital kültür konusunda millî yaklaşımdan söz etmesi, düşünce kuruluşu Enstitü Sosyal’in 11-12 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da düzenleyeceği, “Bilgi Üretimini ve Dolaşımını Sömürgesizleştirmek” odaklı Dünya Dekolonizasyon Forumu 2026’nın hazırlıklarına rastladı…
Genel Koordinatör Dr. İpek Coşkun Armağan, Enstitü Sosyal’in web sitesinde (https://shorturl.at/MTdt8) yayınlanan “Eğitimin Dekolonizasyonu Üzerine” başlıklı makalesinde Abdulrezzak Gurnah’ın sarsıcı tespitine gönderme yaparak, “sömürgeciliğin çocukları” olma riskinin ve bu risk ile okullardaki şiddet sarmalı arkasındaki bağın, dolayısıyla dijital kolonizasyon konusunun ciddiyetle ele alınması gerektiğinin altını çiziyor.
Zanzibar doğumlu Tanzanyalı yazar ve edebiyatçı Gurnah, “Kültürler ve kıtalar arasındaki uçurumda sömürgeciliğin etkilerine ve mültecilerin kaderine yönelik uzlaşmaz ve şefkatli yaklaşımı” nedeniyle 2021 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş bir yazar.
Bir ülkenin başka bir ülke üzerinde siyasi, askerî, iktisadi, sosyal, kültürel ya da teknolojik egemenlik kurmasını içeren boyun eğdirme (tahakküm) uygulaması diye tarif edilen kolonizasyon; insanı ait olduğu coğrafyaya, kültüre, sosyolojiye ve nihayet kendisine yabancılaştıran, hatta düşmanlaştıran bir döngü olarak ‘insanlık tarihinin en yıkıcı tecrübesi’ olarak nitelendiriliyor.
Üç aşamadan oluşan kolonizasyon; önce fiziksel ve maddi alanda, daha sonra da ekonomik ilişkiler, siyasi idare, eğitim, sosyal refah ve sanayileşmeyi içeren örgütlenme ve kurumsallaşmada görülüyormuş. Üçüncü aşamada ise pedagojik, sosyolojik, psikolojik ve ahlaki sorunlar ortaya çıkıyormuş.
Gurnah demiş ki; "Egemenliğin gerçek benliğini üstü kapalı ifadelerle gizlediği bir dönemde büyüdük.” Bugünün egemenliği de tank ve tüfekten öte ceplerdeki telefonlarla, TikTok akışıyla, oyunlarla, 15 yaşındaki çocuğun zihnini çarpıtan cinsiyetsizleştirme ve şiddet dozlarıyla inşa edilmeye çalışılıyor. Ki bu, kolonizasyonun üçüncü ve en tehlikeli aşaması olarak tanımlanıyor: Pedagojik ve ahlaki imha.
Armağan’ın da ifade ettiği "Akademik Bağımlılık" kavramı ne kadar kıymetliyse, bugün sokaktaki çocuğun "Algoritmik Bağımlılığı” da o kadar kritik. ‘Anglosakson odaklı’ bilgi anlayışı, bugün de dijital dünyada benzer bir hiyerarşi kuruyor.
Cumhurbaşkanı "Evin diğer odasındaki çocuğun sanal âlemdeki arkadaşıyla ilişkisinden haberdar değiliz" dedi. Evlat, fiziksel olarak ebeveynin yanında ama ruhu şiddeti bir seçenek olarak sunan karanlık dijital platformların insafına terk edilmiş durumda.
Peki, ne yapılmalı? Sadece okullara güvenlik kapısı koyarak, binaları güvenli hâle getirerek bu pedagojik sorunun çözülemeyeceği konusunda uzmanlar mutabık. Çözüm; Dijital Dekolonizasyon’da (ya da Tekno Dekolonizasyon) ve ülke çapında bu yönde başlatılacak zihinsel özgürleşme hareketinde.
Ülkemizde hayata geçirileceği belirtilen; sosyal ağ platformlarında kimlik doğrulama ve 15 yaş altı çocuklara yaş sınırı, âdeta vatan savunması niteliğindedir ve çok kıymetlidir.
Batı’nın ‘etiketleyici’ zekâ testlerine, ‘ötekileştiren’ pedagojik yaklaşımlarına karşı kendi medeniyet değerlerimizle yoğrulmuş ortak aklın ve pedagojinin öncülüğünde rehberlik sistemi geliştirileceğine inanıyoruz.
Bu sistem medya kuruluşlarının şiddeti bir reyting malzemesi, caniyi bir ‘fenomen’ gibi sunmaktan vazgeçmesiyle güçlenebilir. Kötülüğün sıradanlaşmasına, sömürgeci aklın beyinler üzerindeki egemenlik kurmasına son vermek için devletin, eğitim sisteminin ve ailenin el ele vermesiyle olumlu sonuçlar alınabilir.
Millî değerlere sarılmak bir tercih değil, bu dijital kuşatmada nefes alabilmek için tek çıkış yolu olarak görünüyor. Şehit Ayla öğretmenin içindeki şefkat, ‘kolonizasyon döngüsünü’ kırmak için ihtiyacımız olan yegâne pusuladır.
“Currency of Trust”
(Güvenin Piyasa Değeri)
İletişim dünyamızın en velut yazarlarından kıymetli dostum Selim Oktar’la birlikte Türkiye’de iletişim mühendisliği anlayışının ilk temel taşlarını koyduğumuz Salim Kadıbeşegil kardeşim, 14. kitabını İngilizce olarak yayınlamış: "Currency of Trust”. Türkçede belki “Güvenin Piyasa Değeri” diye karşılanabilir. Bir de üst başlık var kapakta: “How to Build Credibility with Reputation Management" (İtibar Yönetimi ile Saygınlığın İnşa Edilmesi).
Cinius Yayıncılık’tan çıkan kitap, itibarın sadece bir algı yönetimi değil, sosyal ilişkilerin dokusunda ve kurumların vicdanında sürekli yeniden üretilmesi gereken bir değer olduğunu savunmuş.
Build Up İletişim Danışmanlığı tarafından yollanan basın bülteninde içerik şöyle ifade edilmiş: “Kitap, günümüzün yapay zekâ, algoritmalar ve sahte içeriklerle (deepfake) kuşatılmış dünyasında en kırılgan hâle gelen ‘güven’ kavramını odağa alıyor. Kadıbeşegil, 2001 Enron skandalı ve 2008 Wall Street krizi gibi dönüm noktalarından yola çıkarak, bu çöküşlerin temelinde bir ‘güven erozyonu’ yattığını vurgularken; güvenin ancak şeffaflık, hesap verebilirlik, etik davranış ve sosyal sorumlulukla inşa edilebileceğini güçlü bir şekilde hatırlatıyor”.
Bizce Salim kardeşimizin tüm diğer kitapları gibi bu da her profesyonel iletişimcinin kütüphanesinde başucu eseri olarak yerini alacaktır.