En etkili iletişim: Duygunun taşıdığı düşünce
11 kasım 2025 yeni şafak
Her 10 Kasım’da markalar Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anarken ‘kendi algılanmaları’yla ilgili bir pozisyon almaya çalışırlar… Bunların bazıları gerçekten büyük emek ve stratejik yaklaşımla harika ifade biçimleri bulur ve firmaların itibarlarına katma değer getirirler; bazıları ise ‘hamaset’ (TDK: Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatım) sınırlarını zorlarlar…
Hemen hemen her yıl bu konuda ipi göğüsleyenlerin başında İstanbul Erkek Lisesi’nden ağabeyim Abdullah Kiğılı gelmiştir… Yine muhteşem bir film yaptırmış…
Birkaç sene önce, “Markası ne olursa olsun, düğmesi sökülmüş ya da kopmuş ceketlerinizi 9 Kasım günü Kiğılı mağazalarına getirin; ücretsiz dikelim… 10 Kasım’da düğmelerimizi birlikte ilikleyelim” demişlerdi…
Biz buna stratejik iletişim dilinde ‘Duygunun taşıdığı düşünce’ diyoruz… Mesajın en etkili biçimde iletmesi yoludur…
Bu yıl da benzer bir yaklaşım sergilemişler…. Yapım da bir harika…
Söz düzeni şöyle: (Atatürk’ün sesinden) “Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız…”
Film şu sözlerle sürüyor: “10. Yıl Nutku’nun sonunda yazmıştın bu cümleleri… Sonra üstünü çizmiştin… Biz altını çiziyoruz… Küçük bir çocuk söz aldığında sınıfta, seni hatırlıyoruz gururla. Koca bir ülke ayağa kalktığında da… Seni hatırlıyoruz, sana verdiğimiz sözleri tuttuğumuzda… Toprakla uğraştığımız her anda… Ölçüp biçtiğimiz kumaşta… Ve bugün tutamadığımız göz yaşında… Biz seni hiç unutmuyoruz… Hep hatırlıyoruz…”
Ruhuna, zihnine sağlık kıymetli Abdullah ağabeyim…
Ruh tekâmül etmeden zihin bir işe yaramaz
Sayın Faruk Eczabaşı’nın liderliğinde yola çıkmış olan ve kurucuları arasında yer almaktan büyük onur duyduğum, hâlen de yönetim kademelerinde yer aldığım Türkiye Bilişim Vakfı (TBV), Cuma günü 30. onur yılını kutladı…
Divan’ın, İstanbul’un tarihi mirasıyla bütünleşmiş, son derece duyarlı ve zarif tasarlanmış Ortaköy’deki tesisinde düzenlenen toplantılarda, iş dünyası, akademi ve teknoloji ekosisteminin yurt dışından ve ülkemizden önde gelen temsilcileri bir araya geldiler. Hangi konular ön plandaydı: Tabii ki dijitalleşme, yapay zekâ, veri politikaları ve etik.
Eczacıbaşı, konuşmasında, TBV’nin 30 yıllık yolculuğunu özetler ve Türkiye’nin dijital yolculuğuyla paralellik kurarken, şu yaklaşımı çok dikkat çekiciydi:
“Yapay zekâ, yarının denklemini bizim yerimize çözmek için değil, yarını nasıl planlamamız gerektiğini yeniden düşünmemiz için bir fırsat sunuyor. Algoritmalar ve verilerle şekillenen bu yeni dönem, insana hem daha fazlasını üretebilmeyi hem de ürettiğinin anlamını sorgulamayı hatırlatıyor. Gerçek ilerleme, insanı teknolojiden ayırmakta değil, aralarında yeni bir denge kurmakla mümkün. Eğer bu değişimi endişeyle değil merakla, rekabetle değil iş birliğiyle karşılarsak; yarının denklemi sadece teknolojinin değil, insanlığın da ortak hikâyesi olabilir.”
Biz bu tespite belki sadece 08 Kasım günü bu sütunda sözünü ettiğimiz (https://shorturl.at/528gS) ‘üçlü katmanda tekâmül etme’ meselesini ekleyebiliriz: ‘Ruh - Zihin - Beden’… Ruhun tekâmülüne hizmet etmeyen hiçbir süreç, istediği kadar zihinsel ve bedensel tekâmüle katma değer getirsin, yaşama sanatına, dolayısıyla insanın yetkinliğine ve esenliğine bir şey katmaz… Bu nedenle yapay zekâ ve türevlerini tekâmül etmiş bir ruhun öncülüğüne teslim etmedikçe, bazı toplumların, uzun vadede varoluş nedenleri konusunda ruhun tekâmülünü öne çıkarmış diğer toplumların gerisinde kalmaları kaçınılmazdır…
Hayat kurtaran bağışların neresindeyiz
3-9 Kasım “Organ Bağışı Haftası” imiş… Sağlık Bakanlığı’nın 2025 verilerine göre; 25.651’i böbrek olmak üzere Türkiye’de 32.982 kişi organ nakli için sıra bekliyormuş. Ülkemizde organ bağışında kişinin yazılı beyanı esas alınsa da uygulamada ‘aile izni’ için fikir birliği aranıyormuş. Yani aileden bir kişinin bile itiraz etmesi, nakle engelmiş…
Peki bu durumun sonuçları ne olmuş?
2025 yılında ‘beyin ölümü’ tanısı alan 1801 vakadan 1405’inde aile izni olmadığı için organ alınamamış. Aile izni olanların arasında tıbben uygun olmayanlar da elenince geriye sadece 250 bağışçı kalmış…
İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi’nde düzenlenen panelde konuşan, Organ Nakli Bölüm Başkanı ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Alp Gürkan’ın çağrısı çok net “Bir bağışla en az 5 kişiye hayat vermek mümkün.”
Gürkan ayrıca şöyle söylemiş: “…Medyaya da büyük görev düşüyor. Film ve dizilerde bitkisel hayat ya da koma gibi tıbbi durumların beyin ölümüyle aynı şey olmadığını göstermeleri, topluma yanlış bilgi vermemeleri gerekiyor.”
Hoca yerden göğe kadar haklı… Bu konuda hepimize çok iş düşüyor… Fakat önce pergelin sabit ucunu nereye koymaya çalıştığımızı çok iyi anlamak gerekiyor… Yani hedef kitleyi…
İletişim çalışmalarının başarıya ulaşması; homurdanarak ya da “Efendim Batı’da şöyle… Uzak Doğu’da böyle…” diye örnek göstererek mümkün olmuyor…
Olması gereken, ikna edilmek istenen hedef kitlenin kültür ve değerlerini ve bu bağlamda organ bağışına engel gibi görünen faktörleri iyi anlamaktır…
Bizde bu konunun yeterince benimsenememesinin nedeni olarak dinî gerekçeler öne sürülmektedir… Oysa Cumhurbaşkanlığı “Din İşleri Yüksek Kurulu”nun (https://tinyurl.com/ykk26bwk) da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (https://tinyurl.com/2xpauxau) da bu husus üzerine kapsamlı açıklamaları söz konusu…
O hâlde sorun ne?.. İlk şık, sorunun değerlerden kaynaklanmadığı kültürle ilişkili olduğu… İkinci şık, konunun iletişiminin doğru ve iyi yapılmadığı…
Sağlık Bakanlığı’nın bir an önce seçenekleri eleyecek bir araştırma yaptırıp kök nedeni tespit ettirmesinde, sonra da stratejik iletişim planı oluşturarak en az 3 yıllık bir ‘Konu Yönetimi’ yaklaşımını devreye sokmasında yarar var… Hem de çok hayati bir yarar…
Hemen hemen her yıl bu konuda ipi göğüsleyenlerin başında İstanbul Erkek Lisesi’nden ağabeyim Abdullah Kiğılı gelmiştir… Yine muhteşem bir film yaptırmış…
Birkaç sene önce, “Markası ne olursa olsun, düğmesi sökülmüş ya da kopmuş ceketlerinizi 9 Kasım günü Kiğılı mağazalarına getirin; ücretsiz dikelim… 10 Kasım’da düğmelerimizi birlikte ilikleyelim” demişlerdi…
Biz buna stratejik iletişim dilinde ‘Duygunun taşıdığı düşünce’ diyoruz… Mesajın en etkili biçimde iletmesi yoludur…
Bu yıl da benzer bir yaklaşım sergilemişler…. Yapım da bir harika…
Söz düzeni şöyle: (Atatürk’ün sesinden) “Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız…”
Film şu sözlerle sürüyor: “10. Yıl Nutku’nun sonunda yazmıştın bu cümleleri… Sonra üstünü çizmiştin… Biz altını çiziyoruz… Küçük bir çocuk söz aldığında sınıfta, seni hatırlıyoruz gururla. Koca bir ülke ayağa kalktığında da… Seni hatırlıyoruz, sana verdiğimiz sözleri tuttuğumuzda… Toprakla uğraştığımız her anda… Ölçüp biçtiğimiz kumaşta… Ve bugün tutamadığımız göz yaşında… Biz seni hiç unutmuyoruz… Hep hatırlıyoruz…”
Ruhuna, zihnine sağlık kıymetli Abdullah ağabeyim…
Ruh tekâmül etmeden zihin bir işe yaramaz
Sayın Faruk Eczabaşı’nın liderliğinde yola çıkmış olan ve kurucuları arasında yer almaktan büyük onur duyduğum, hâlen de yönetim kademelerinde yer aldığım Türkiye Bilişim Vakfı (TBV), Cuma günü 30. onur yılını kutladı…
Divan’ın, İstanbul’un tarihi mirasıyla bütünleşmiş, son derece duyarlı ve zarif tasarlanmış Ortaköy’deki tesisinde düzenlenen toplantılarda, iş dünyası, akademi ve teknoloji ekosisteminin yurt dışından ve ülkemizden önde gelen temsilcileri bir araya geldiler. Hangi konular ön plandaydı: Tabii ki dijitalleşme, yapay zekâ, veri politikaları ve etik.
Eczacıbaşı, konuşmasında, TBV’nin 30 yıllık yolculuğunu özetler ve Türkiye’nin dijital yolculuğuyla paralellik kurarken, şu yaklaşımı çok dikkat çekiciydi:
“Yapay zekâ, yarının denklemini bizim yerimize çözmek için değil, yarını nasıl planlamamız gerektiğini yeniden düşünmemiz için bir fırsat sunuyor. Algoritmalar ve verilerle şekillenen bu yeni dönem, insana hem daha fazlasını üretebilmeyi hem de ürettiğinin anlamını sorgulamayı hatırlatıyor. Gerçek ilerleme, insanı teknolojiden ayırmakta değil, aralarında yeni bir denge kurmakla mümkün. Eğer bu değişimi endişeyle değil merakla, rekabetle değil iş birliğiyle karşılarsak; yarının denklemi sadece teknolojinin değil, insanlığın da ortak hikâyesi olabilir.”
Biz bu tespite belki sadece 08 Kasım günü bu sütunda sözünü ettiğimiz (https://shorturl.at/528gS) ‘üçlü katmanda tekâmül etme’ meselesini ekleyebiliriz: ‘Ruh - Zihin - Beden’… Ruhun tekâmülüne hizmet etmeyen hiçbir süreç, istediği kadar zihinsel ve bedensel tekâmüle katma değer getirsin, yaşama sanatına, dolayısıyla insanın yetkinliğine ve esenliğine bir şey katmaz… Bu nedenle yapay zekâ ve türevlerini tekâmül etmiş bir ruhun öncülüğüne teslim etmedikçe, bazı toplumların, uzun vadede varoluş nedenleri konusunda ruhun tekâmülünü öne çıkarmış diğer toplumların gerisinde kalmaları kaçınılmazdır…
Hayat kurtaran bağışların neresindeyiz
3-9 Kasım “Organ Bağışı Haftası” imiş… Sağlık Bakanlığı’nın 2025 verilerine göre; 25.651’i böbrek olmak üzere Türkiye’de 32.982 kişi organ nakli için sıra bekliyormuş. Ülkemizde organ bağışında kişinin yazılı beyanı esas alınsa da uygulamada ‘aile izni’ için fikir birliği aranıyormuş. Yani aileden bir kişinin bile itiraz etmesi, nakle engelmiş…
Peki bu durumun sonuçları ne olmuş?
2025 yılında ‘beyin ölümü’ tanısı alan 1801 vakadan 1405’inde aile izni olmadığı için organ alınamamış. Aile izni olanların arasında tıbben uygun olmayanlar da elenince geriye sadece 250 bağışçı kalmış…
İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi’nde düzenlenen panelde konuşan, Organ Nakli Bölüm Başkanı ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Alp Gürkan’ın çağrısı çok net “Bir bağışla en az 5 kişiye hayat vermek mümkün.”
Gürkan ayrıca şöyle söylemiş: “…Medyaya da büyük görev düşüyor. Film ve dizilerde bitkisel hayat ya da koma gibi tıbbi durumların beyin ölümüyle aynı şey olmadığını göstermeleri, topluma yanlış bilgi vermemeleri gerekiyor.”
Hoca yerden göğe kadar haklı… Bu konuda hepimize çok iş düşüyor… Fakat önce pergelin sabit ucunu nereye koymaya çalıştığımızı çok iyi anlamak gerekiyor… Yani hedef kitleyi…
İletişim çalışmalarının başarıya ulaşması; homurdanarak ya da “Efendim Batı’da şöyle… Uzak Doğu’da böyle…” diye örnek göstererek mümkün olmuyor…
Olması gereken, ikna edilmek istenen hedef kitlenin kültür ve değerlerini ve bu bağlamda organ bağışına engel gibi görünen faktörleri iyi anlamaktır…
Bizde bu konunun yeterince benimsenememesinin nedeni olarak dinî gerekçeler öne sürülmektedir… Oysa Cumhurbaşkanlığı “Din İşleri Yüksek Kurulu”nun (https://tinyurl.com/ykk26bwk) da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (https://tinyurl.com/2xpauxau) da bu husus üzerine kapsamlı açıklamaları söz konusu…
O hâlde sorun ne?.. İlk şık, sorunun değerlerden kaynaklanmadığı kültürle ilişkili olduğu… İkinci şık, konunun iletişiminin doğru ve iyi yapılmadığı…
Sağlık Bakanlığı’nın bir an önce seçenekleri eleyecek bir araştırma yaptırıp kök nedeni tespit ettirmesinde, sonra da stratejik iletişim planı oluşturarak en az 3 yıllık bir ‘Konu Yönetimi’ yaklaşımını devreye sokmasında yarar var… Hem de çok hayati bir yarar…