Ruhsuz beden yaşamaz...
İspanya'da, bizdeki olayların ilk üç gününde ortaya çıkan 'Gezi Ruhu'yla kısmen de olsa ortak özellikler taşıyan protestocuların, dört ay önce kurduğu 'Podemos' (Yapabiliriz) –Başkan Obama'nın kulakları çınlasın- adlı parti, son Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki ataklarıyla siyasete nasıl da çabuk adapte olabildiklerini gösteriyor. Şaka değil, AP'ye beş vekil göndermişler.
'Gezi Ruhu'nun ilk halkasında tezahür eden ve özellikle iş hayatındaki yeni neslin içinde sıkça ve hoşnutlukla tanık olduğumuz 'sorgulama' ve 'inovasyon' özelliklerinden gelecek için bir sağlıklı 'muhalefet' nüvesi çıkabileceğini tahmin edip, biraz da siyaset adına umutlanmıştık. Çünkü Türkiye'nin son yıllardaki en büyük meselesinin demokrasinin önemli payandalarından biri olan 'muhalefet sorunu' olduğunun idraki içindeydik.
Hâlâ da, bu tahminimizde yanıldığımıza dair bir işaret almış değiliz. Ne var ki, geçen yıl bu tarihlerde yaşanan 'Gezi Deneyimi' süreçlerinde 'deneyimsizliği' ile sempati toplayan o ilk halkanın etrafına kendilerini böylesi günler için eğiten terörle bağlantılı gruplar yamanınca iş çığırından çıkmıştı. Gezi'nin o günlerde pek de dışarıya yansıtılmayan ancak devlet katlarında prova edilen 'İktidardan Payımızı İsteriz!' adlı oyunun dekoruna dönüşebileceğini akıl edebilmek için hayli gelişmiş bir hayal gücüne sahip olunması gerekiyordu.
Dejenere edilmemiş Gezi Ruhu, o muhteşem ilk halkasıyla Türkiye'de öncelikle bir 'şehir bilinci'nin varlığını kanıtlamış, ardından tıpkı iş hayatında örneklerine sıkça rasladığımız, 'İkna edilmedikçe ben bu işi yapmam' tavrının sürdürücüsü olmuştur. Bu doğru ısrarlarına ve kendilerini dinlemeye hazır bir hükümetin işaretlerini almalarına rağmen, ne yazık ki çevrelerinde mantar gibi bitiveren ikinci ve üçüncü halkalar tarafından başka bir mecraya sürüklenivermişlerdi.
Üretimin ve iş hayatının içinde kalıcılığın peşinde olup da, 'çok sesliliğin uyumu'nu aramayan, farklılığın ve inovasyonun katma değerinden haberdar olmayan yönetim kadroları artık kalmadı. En azından bu fikir hepsinde var.
İspanya'daki 'Öfkeliler' hareketinin siyasete evrilerek partileşmesi, bir 'itiraz ruhu'nun bedenleşmesidir ve dünyanın neresinde olursa olsun gidişata tepkili, sorgulayan, yenilenmek isteyen bir protestocu nüvenin silah (zor) veya seçim (demokrasi) arasındaki tercihini ikincisinden yana yapabilmesinin koşullarına iktidarların destek vermesi, yine zamanın ruhuna gayet uygun bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Muhalefetin soluk alması, iktidarın da lehine değil midir? İktidarın sınırsız gücünden ürkmesi gerekenlerin başında yine hükümet edenlerin gelmesi o ülkedeki demokrasinin güvencesidir aynı zamanda.
'Yeter söz milletin!' diyen Demokrat Parti ruhu da, barajlarla simgelenen o kalkınma dönemine ivme kazandıran Demokrat Parti'nin sürdürücüleri Adalet Partisi de, Meclis'e sosyalizmin heyecanını sokan Türkiye İşçi Partisi de, ülkücülüğün özünü rahmetli Türkeş'in gayretli çabalarıyla parlamentodan ülkeye yansıtan MHP de, bir başka anlamda 'Artık yönetemiyorsunuz; Yeter söz milletin!' diyen ve liberalizmin önündeki 'bürokratik oligarşiyi' sorgulayan, gelişimin önünü açan AK Parti transformasyonu da hep bir 'itiraz kültürü'nün sonucu olarak ruhlarına aradıkları bedeni bulmamışlar mıdır?
Bir siyasi hareketin heyecanını, maneviyatını koruyabilmesi, o hareketin 'öncelikle yapılması gerekenler' diye ifade edebileceğimiz 'alt yapı ve kalkınmaya yönelik yatırımlar'a, özetle evde kaynayan tencereye, lezzeti katacak olan ruhun, ilimin irfanın veya bir başka deyişle Soft Issue'ların (yumuşak konuların) gündemde tutulabilmesine yarar.
İtirazla başlayan bir hareketi canlı tutan, bir evin geçim derdini katlanabilir kılan, sofradaki yemeğe lezzet katan baharatı, ruhu, heyecanı işbu 'yumuşak konular'dır. Evet, o 'Şimdi sırası mı?' diyerek azımsanan güldür, laledir, güzelliktir, yeşilliktir, hikayedir, edebiyattır, masaldır, filmdir, nezakettir, estetiktir; özetle soluk alıp vermemizi sağlayacak olan ilim, irfan ve sanattır... 'Yaşama sanatı'na hizmet eden sanat...
Unutulmasın ki, siyasi bir hareketin hükmünü tamamlaması ve miyadını doldurması için güzelliklerden uzaklaşması ve ruhsuzlaşma tehlikesine teslim olması yeterlidir.
Sadece iyilikler ve güzellikler nihayetsizdir çünkü. İnsanı besleyen, ruhuna ruh katan güzellikler.
Heyecanın yoksa bitmişsin.
İstanbul'da opera zamanıdır...
Bazı şeyler vardır. İlk denemeden sonra hemen sevilebilir. Patates kızartması gibi, köfte gibi, veya bambaşka bir alanda örneğin, hızla yayılan popüler müzik parçaları gibi... Ancak bazı şeyler vardır ki gelişmiş estetik duygusunu, 'Sevmeyi Öğrenmeyi' gereksinir... Klasik Türk Musikisi de, Divan Edebiyatı da doğuştan sevilmez. Sanat sineması da, örneğin caz da doğuştan sevilmez. Opera da öyledir. Öğrenildikçe, anladıkça sevilir. Sevildikçe de ruhun tekâmülüne katma değer, zenginlik getirir...
Yukarıdaki yazımızda sözünü ettiğimiz ruhu besleyen 'nihayetsiz güzellikler'in bir örneğine, yarın akşamdan itibaren İstanbul'da tanıklık edebileceğiz. Devlet Opera ve Balesi'nin Denizbank'ın katkılarıyla düzenlediği 5. Uluslararası İstanbul Opera Festivali yarın akşam başlıyor ve 17 Haziran'da sona erecek.
Sinema sanatının hemen öncesinde, tüm sanat ve edebiyat dallarını bünyesinde barındırabilen Opera'ya alışmak her karmaşık sistemde olduğu gibi zordur. Rahmetli Attilâ İlhan'ın bu zorluğu anlatırken, bizim ortalama temaşa izleyicisinin 'Opera'yla ilgili yaklaşımını şu metaforla izah ettiğine gülümseyerek tanık olmuşuzdur:
'Operada bizim gibi sabırsız insanlara 'Diyeceğini bir an önce söylesene kardeşim!' dedirtecek bir hususiyet de yok değildir hani. Düşünsene adam denize düşmüş, çırpınıyor. Etrafında bir takım şık kostümlü artistler, yavaş adımlarla dans ederek hep bir ağızdan 'Kur-ta-ra-lım, kur-ta-ra-lım!' diye ritmik bir tempoda şarkı söylüyor! Öldü gitti o sırada adam!'
Kent kültürünün en sofistike estetik ürünlerinden biri olan operayı sevmeyi öğrenmek şart mıdır? Evet şarttır... Operayı sevmeyi üzerinde düşünmeden reddetmek demek, tüm sanat dallarını içinde barındıran sinemayı da sevmeyi reddetmekle eş anlamlıdır. Bu gözü kapalı inkâr, zaten hayatı sevmeyi reddetmeye kadar götürür işi...
5. Uluslararası İstanbul Festivali, opera severler ve 'öğrenerek sevmek' isteyenler için muhteşem bir fırsat... Dmitri Hvorostovsky Gala Konseri'yle birlikte aralarında Mozart, Verdi ve Cemal Reşit Rey gibi ünlü bestecilerin eserlerinin de bulunduğu 6 farklı yapıt, 4 farklı mekânda izlenebilecek. Ayrıca Festival'de Ankara, İstanbul, Samsun ve Mersin Devlet Opera ve Balesi yapımlarının yanı sıra, Salzburg Devlet Operası'nın 'Beklenmedik Karşılaşma' adlı yapımını da görmek mümkün.
Festival'in ilk yılından bu yana sürdürülebilirlik adına başarılı bir örnek veren destekçisi Denizbank'ın Genel Müdürü Hakan Ateş geniş bir gazeteci grubuna verdiği davette 'Ortaya konulan yapıt ve organizasyonlarla global arenada ses getiren Uluslararası İstanbul Opera Festivali'ne desteğimiz, kurulduğumuz gün benimsediğimiz 'Sanata Evet' anlayışımızın doğal bir yansımasıdır' demişti.
Bir banka ve opera... Sanata evet, dediğiniz anda insanı, hayatı güzelleştiren, tencerede kaynayan aşa tad veren baharatı da keşfetmiş olmuyor muyuz?..
Kavramlar
İlgili yazılar
- Reçete...
Dün Yeni Şafak farklı bir sayfa düzeniyle yayınlandı… İki tane birinci sayfası vardı… Biçim, içeriğe verilen önemin altını çiziyordu… Okuru karşılayan ilk sayfa, “Ekonominin kurtu…
- Bu iş mahalleden başlamalı…
Türk TV’lerindeki haber ve tartışma programlarını izleyenler acaba nasıl bir dünya ile karşı karşıya olduklarını düşünüyorlar? Ve başta çocuklar olmak üzere ‘maruz kalanlar’, bu h…
- Kendi değerini üretebilenler kazanacak!..
Yıllar öncesinden dostumuz, sözüne ve özüne güvendiğim iletişim ustalarından Kemal Öztürk kardeşimiz, medya sektöründeki ekonomik daralmayı yalnızca ticari bir sorun olarak değil,…
- ‘Bunlar’ adam olmaz…
Neymiş, İstanbul Havalimanı (İGA) inşa edilirken bir miktar ağacın kesilmesi zorunlu hâle gelmiş… Türkiye’nin tekâmülü, iyiliği adına getirilen her projeye, her yatırıma karşı çık…
