İçeriğe geç

'Tecessüssüz hayret hayranlığa dönüşür, hayranlık da teslimiyete'

WhatsApp

Diyorlarmış ki:

'Neşet Ertaş, diye yazılır. 'Neşe, Dert, Aşk' diye okunur'...

Ünlü ozanın 25 Eylül'deki ölüm yıldönümünde anılması vesilesiyle, toplumun her kesimine düşüncelerinden çok duygularıyla dokunabilen insanları ve onların hayatlarımızdaki özel yerini bir kez daha düşünmenizi önerebilir miyim?

Bu özel insanların sayısı çok değil ve bana kalırsa onları birbirine bağlayan en önemli ortak payda, her birinin 'Türkiye'nin Ruhu'na dair yansımalar sunan bir 'kristal' özelliği taşıyor olmaları. 'Bir ben var benden içeri' diyen ve derinlerden gelen o muhteşem sesin yankı bulduğu bir kristalden söz ediyoruz.

Bizdeki akademi ve entelijansiya dünyasının da büyük katkısıyla 'popüler kültür'ün sadece resmi ideoloji tarafından üretildiğine dair gayet sakat ve bir o kadar da yanlış bir anlayış yıllardır hüküm sürer. Yanlış ve yaygın bir anlayış... Batı'nın yer altı (underground) kültüründen farklı olarak bizim memlekette halk duyarlılığıyla (eğitimin de tornasından geçemeden) kendiliğinden üretilmiş bir popüler kültür, geniş kitleler tarafından kabul görür. Halk kendi ürettiğini tozu, toprağı, gübresi ve çiçeğiyle birlikte kabullenir ve sahiplenir.

Resmi ideolojiler popüler kültür üretmez mi?

Üretir elbette; ancak 'dışarıdan', dolayısıyla yapay tatlandırıcı lezzetinde geldiği için bunların bariyerlere takılı kalma ihtimali her zaman yüksektir.

İletişim sektörünün ürettiği tüm hizmetlerin temeli popüler kültüre dayanır. Algılama yönetimi bahsi de tamamen popüler kültürün payandaları üzerinde yükselir. Nasreddin Hoca'nın ya da Diyojen'in Anadolu popüler kültürünün bir ürünü olduğunu anlamak istemeyen arkadaşlarımızı şimdilik konu dışında tutarak diyebiliriz ki:

Resmi ideolojilerin değil ama halkın üretimindeki zamana direnen klasiklerimizin bu mümbit kültür içinden çıktığı tespitini aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. 'Kalıcı' olanın 'kristal' özelliğiyle -tıpkı Neşet Ertaş gibi- toplumsal hafızamızda ve duygu dünyamızda yerini almasını bir türlü popüler kültürle bağdaştıramayanların özellikle sosyal medyada dile getirdikleri şu itirazın nedenlerini şahsen ben 'anlıyorum' ama tabii ki 'katılmıyorum':

'İktidarın Neşet Ertaş'ı sahiplenmesini kabullenmek istemiyorum.'

Popüler kültür üzerine Bersay İletişim Enstitüsü'nde verilmiş unutulmaz konferans dizisinde konuşan Üstün Barışta'dan tam da bu bahisle ilgili şu alıntıyı şu

alıntıyı yapalım:

'Popüler kültürü, bugün halkın zevkine uygun şekilde açıklayan söylemin yanıldığı nokta şu: Popüler kültür, halkın değil sistemin istediği yapay toplumun sipariş edilen zevklerine uygunluğunu ifade eder. Biz bugün hakikisini aramaya çalışıyoruz. (...) Siz iletişimciler, bu durum karşısında ne yapmalısınız? En önemli enstrümanlarımızın başında 'tecessüs' geliyor. Lugatçaya bakarsanız tecessüsün, belgeye ve akla dayanan mesnetli bir şeyin peşine düşerek sorgulayarak izlemek anlamına geldiğini göreceksiniz.

Casusluk yapmak da buna dahil. Şimdi bu tabii bizi tatmin eden bir tanım değil. Biz adım adım gideceğiz şimdi. Adamın biri, aydını aydın yapan şeyi şöyle açıklıyor: 'Uyanık bir şuur', artı 'tetikte bir dikkat', artı 'hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.' Bunu kim demiş? Cemil Meriç. Cemil Meriç tecessüs meselesinin özellikle üzerinde duruyor. Durmasının nedeni de şu: Tanıdığı, soyutladığı toplumla ilgili olarak analizler yapmaya kalkıştığında, zihnindeki bağlantıları devreye soktuğunda tecessüsün çok zayıf olduğunu görmüş. Yine 'tecessüs' çerçevesinde Cemil Meriç'in kayda değer laflarından bir tanesi daha şöyle: 'Batı karşısındaki duruşumuz efendinin ilaçlarını çalarak içen uşağın durumudur.' Net, 9 kelime. Hepimiz uşağız demek ki. 'Hayret etmeyin fazla' diyor ve ekliyor: 'Tecessüssüz hayret hayranlığa dönüşür, hayranlık da teslimiyete.' Bir kelimenin farklı tanımlarını idrak etmeye başladıkça bir takım şeyler yıkılıyor galiba yavaş yavaş.'

Hıristiyan Batı'nın ilaçlarını çalarak içen uşak duruşuyla yakından uzaktan alâkası olmayan, tamamen bu halkın duygularının içinden çıkıp da zamana direnerek belleklerde iz bırakan isimler üzerinde farkındaysanız artık kimse tartışmıyor. Siz herhangi bir Alman'ın örneğin Schiller ya da Goethe ya da bir Fransızın örneğin Balzac, Sartre gibi abideler üzerinde tartıştığını duydunuz mu?

Bakalım itirazsız kabul gören ve artık sağıyla, soluyla, liberaliyle, Müslümanıyla, azınlığıyla, çoğunluğuyla, ateistiyle, işçisiyle, köylüsüyle, memuruyla, öğrencisiyle 'kıymetleri' üzerinde tartışılmayan bazı isimlerimiz arasında kimler var? Aslında bu liste Barış Manço'dan Sezen Aksu'ya, Erol Evgin'e kadar popüler kültür ikonları üzerinden çok geniş bir nehir olarak geleceğe doğru akar. Biz şimdilik 'zamana direnen kristaller'den aklımıza gelenlerin bazılarını yaş ya da tarih sıralamasına tabi tutmadan hatırlayalım:

Neşet Ertaş, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Oğuz Atay, Yunus Emre, Mevlânâ, Pir Sultan Abdal, vs.

'Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın? / Ben de gülmedim yalan dünyada' diyen Neşet Ertaş'ın ölüm yıldönümünde her birini hayırla yâd edelim. Her birinin popüler kültür hamuru içinden çıktığını unutmadan

yâd edelim...

Bu arada unutmadan belirtmemiz gerekir ki; devletin görevi popüler kültürü yaymak değildir. Destekler elbette ancak yaymaz, yaşatmaya çalışmaz. Halk, az önce altını çizdiğimiz gibi bu işi tarihimiz boyunca bihakkın yapmış ve 'kalıcı' olanları da kristalleştirip bugünlere taşımıştır.

Peki devletin görevi nedir?

Devletin birincil görevi, bir 'milli kültür politikası' olarak sürdürülebilir kılacağı, sokakta popüler kültür gibi yaşayabileni değil, desteksiz bırakıldığında ölecek olanı hayatta tutmak ve geliştirmektir. Çünkü devlet olmazsa, milli kültür de yaşayamaz. Örneğin 'Türk Beşleri' sokağa bırakıldığında yaşayamazlar... Ya da Klasik Türk Musikisi veya senfoni orkestraları, opera, bale de sokakta yaşayamaz. Dünya kültür mirasına bu topraklardan yapılan katkılar da, devlet eliyle korunamadığında, desteklenmediğinde unutulur gider.

Milli kültür politikası

çerçevesinde korunamayan,

geliştirilemeyen bu miras da,

rahmetli Cemil Meriç üstadın dediği gibi 'tecessüssüz hayretle

hayranlığa' ve sonra da 'teslimiyete' dönüşerek, popüler kültürü resmi ideolojinin dünyasına

hapseden ecnebilerin eline kalır.

Kavramlar

İlgili yazılar