El elin nesine…
01 Şubat 2020 - Yeni Şafak
Bildiğiniz gibi başlıktaki atasözümüz tamamı şöyledir: “El elin nesine, gülerek gider yasına”…
Ne acıdır göstermelik iş yapanların, hareket edenlerin, söz söyleyenlerin durumu…
Kandırdım zannederler, inandırdıklarını düşünürler ama içten gelerek yapılan jest ile ‘dostlar alışverişte görsün’ diye yapılan arasındaki farkı herkes bilir… Sezer… İnsanlar yalanı, riyayı, sahteliği de tanır… Yapanı da…
Bununla karşılaştığımızda bazen kızarız, bazen kırılırız, bazen de güler geçeriz…
Siyasi sorumluluğu olmayan ya da popülaritesi nedeniyle halk tarafından örnek alınma olasılığı bulunmayan eş-dost, tanıdıksa bunu yapan, hasar sınırlıdır… Hem yapanın itibarında hem de maruz kalanın gönlünde…
Fakat tersi söz konusuysa işler değişir…
Mesela İstanbul’un CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun deprem bölgesi Elazığ’ı ziyareti sonrası Erzurum’a kayak yapmaya gitmesi… Sadece siyasetçileri değil, oy verenleri de şaşırttı, üzdü ve kızdırdı…
İmamoğlu bunu ilk kez yapmıyor…
Ağustos ayında İstanbul’da su baskınlarına neden olan yoğun yağışlar sonrası esnaf perişanken de Bodrum’da tatildeydi…
İmamoğlu’nun bazı ‘güçlü hezeyanları’ var gibi görünüyor… Mesela Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği günden beri kendisine “Cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağı” soruluyor… Daha tek bir icraat ortaya koymadan bu soruyu sordurmayı başarmıştı (!) yani …
Kendisi ve iletişiminden sorumlu ekip, bu ‘aura’yı özenle inşa ettiler… Seçim sürecinde ve sonrasında, İmamoğlu’nun Sayın Cumhurbaşkanı’na siyasi rakipmiş gibi algılanmasına neden olmak için titizlikle çalışıldı…
Fakat bu siyasi iletişim çalışmalarında aşırıya kaçıldığı zamanlar çoğunluktaydı… Ekrem beyin ‘Publicty’ (basında görünürlük) çalışmalarının sık sık belediye çalışmalarından daha fazla öne çıktığını gördük…
Tüm bunların zirve yaptığı nokta, İmamoğlu’nun seçim kampanyasının direktörü Necati Özkan tarafından kaleme alınan kitap oldu… Kitabın yazılmasında bir sorun görmemiz elbette mümkün değil.
Ancak kitap için seçilen isim, İmamoğlu’nun içine düştüğü ‘megalomani’nin iki kelimeyle özetlenmesinden başka bir şey değildi: ‘Kahramanın Yolculuğu’…
Sosyal bilimlerle uğraşanlar için ‘kahramanın yolculuğu’ hiç de yabancı bir kavram değil…
ABD’li bilim insanı Joseph Campbell’in drama, masal, hikâye ve efsaneleri tarayarak ortaya çıkardığı bir kalıp aslında, The Hero’s Journey … Campbell, bütün bu anlatılar içindeki dini ve psikolojik gelişmenin ortak özellikler gösterdiğini saptamış ve buna ‘kahramanın yolculuğu’ adını vermiş…
Bahsi geçen hikâyelerdeki kahramanlar arasında Buda, Hz. Musa ve Hz. İsa da var… Megalomaniyle kastımızı, şimdi daha iyi anlatabilmişizdir herhâlde…
İnsanın kendini büyük işler yapmaya hazırlaması, bunun için çabalaması elbette takdir edilecek bir özellik… Zaten hak ettiği takdir, ün ve itibar da bu çabalar sonunda kazanılıyor…
Önce kahraman balonu şişirilip sonra içi doldurulmuyor yani… Önce hizmetlerinde kendini ispat edip takdir kazanıyorsun… Yoksa balon patlıyor…
‘Kahraman’ ortada bir acı, bir sorun varken tatile gidip basına fotoğraf vermez mesela…
İmamoğlu ve ailesinin tatil ihtiyacını insani bulmadığımız düşünülmesin… Her insanın tatil yapmaya, ailesiyle vakit geçirmeye her şeyden önce ‘hakkı’ vardır… Ancak bunun nasıl ifade edildiği, bangır bangır bir propaganda aracına dönüştürülüp dönüştürülmediği işe yeni bir anlam kazandırır…
Yani kahraman böyle yapmaz…
Zaman zaman bu köşeden anlatmaya çalıştığımız ‘reality’ ve ‘truth’, yani gerçeklik ve hakikat çatışması için de örnek bir vakadır bu aslında…
Hakikat, istediğiniz kadar “Tatile çıkmak bir haktır” olsun… Gerçeklik olan, “El elin nesine, gülerek gider yasına” durumunda saplanılıp kalınmıştır İmamoğlu örneğinde…
İletişimin dozu kaçınca kahraman (!), “Ne güzel, Hollanda Başbakanı her yere bisikletle gidiyor” diyenlerin gözünde bile nahoş bir hâl almıştır…
Bu hakikat ve gerçeklik çekişmesinin bir örneği de Kızılay Başkanı’nın “Vergi Kaçırmak Başka, Vergiden Kaçınmak Başka” açıklamasıyla ortaya çıkan durumdur…
Hakikat: Sürecin yasal olmasıdır. Gerçeklik ise Başkentgaz’ın doğrudan Ensar Vakfı’na bağış yapmamasının kamu vicdanında tatmin edici bir açıklama boyutuna ulaşamaması…
Bilindiği üzere algılar, hakikat üzerinden değil, gerçeklikler üzerinden oluşur.
Ne acıdır göstermelik iş yapanların, hareket edenlerin, söz söyleyenlerin durumu…
Kandırdım zannederler, inandırdıklarını düşünürler ama içten gelerek yapılan jest ile ‘dostlar alışverişte görsün’ diye yapılan arasındaki farkı herkes bilir… Sezer… İnsanlar yalanı, riyayı, sahteliği de tanır… Yapanı da…
Bununla karşılaştığımızda bazen kızarız, bazen kırılırız, bazen de güler geçeriz…
Siyasi sorumluluğu olmayan ya da popülaritesi nedeniyle halk tarafından örnek alınma olasılığı bulunmayan eş-dost, tanıdıksa bunu yapan, hasar sınırlıdır… Hem yapanın itibarında hem de maruz kalanın gönlünde…
Fakat tersi söz konusuysa işler değişir…
Mesela İstanbul’un CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun deprem bölgesi Elazığ’ı ziyareti sonrası Erzurum’a kayak yapmaya gitmesi… Sadece siyasetçileri değil, oy verenleri de şaşırttı, üzdü ve kızdırdı…
İmamoğlu bunu ilk kez yapmıyor…
Ağustos ayında İstanbul’da su baskınlarına neden olan yoğun yağışlar sonrası esnaf perişanken de Bodrum’da tatildeydi…
İmamoğlu’nun bazı ‘güçlü hezeyanları’ var gibi görünüyor… Mesela Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği günden beri kendisine “Cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağı” soruluyor… Daha tek bir icraat ortaya koymadan bu soruyu sordurmayı başarmıştı (!) yani …
Kendisi ve iletişiminden sorumlu ekip, bu ‘aura’yı özenle inşa ettiler… Seçim sürecinde ve sonrasında, İmamoğlu’nun Sayın Cumhurbaşkanı’na siyasi rakipmiş gibi algılanmasına neden olmak için titizlikle çalışıldı…
Fakat bu siyasi iletişim çalışmalarında aşırıya kaçıldığı zamanlar çoğunluktaydı… Ekrem beyin ‘Publicty’ (basında görünürlük) çalışmalarının sık sık belediye çalışmalarından daha fazla öne çıktığını gördük…
Tüm bunların zirve yaptığı nokta, İmamoğlu’nun seçim kampanyasının direktörü Necati Özkan tarafından kaleme alınan kitap oldu… Kitabın yazılmasında bir sorun görmemiz elbette mümkün değil.
Ancak kitap için seçilen isim, İmamoğlu’nun içine düştüğü ‘megalomani’nin iki kelimeyle özetlenmesinden başka bir şey değildi: ‘Kahramanın Yolculuğu’…
Sosyal bilimlerle uğraşanlar için ‘kahramanın yolculuğu’ hiç de yabancı bir kavram değil…
ABD’li bilim insanı Joseph Campbell’in drama, masal, hikâye ve efsaneleri tarayarak ortaya çıkardığı bir kalıp aslında, The Hero’s Journey … Campbell, bütün bu anlatılar içindeki dini ve psikolojik gelişmenin ortak özellikler gösterdiğini saptamış ve buna ‘kahramanın yolculuğu’ adını vermiş…
Bahsi geçen hikâyelerdeki kahramanlar arasında Buda, Hz. Musa ve Hz. İsa da var… Megalomaniyle kastımızı, şimdi daha iyi anlatabilmişizdir herhâlde…
İnsanın kendini büyük işler yapmaya hazırlaması, bunun için çabalaması elbette takdir edilecek bir özellik… Zaten hak ettiği takdir, ün ve itibar da bu çabalar sonunda kazanılıyor…
Önce kahraman balonu şişirilip sonra içi doldurulmuyor yani… Önce hizmetlerinde kendini ispat edip takdir kazanıyorsun… Yoksa balon patlıyor…
‘Kahraman’ ortada bir acı, bir sorun varken tatile gidip basına fotoğraf vermez mesela…
İmamoğlu ve ailesinin tatil ihtiyacını insani bulmadığımız düşünülmesin… Her insanın tatil yapmaya, ailesiyle vakit geçirmeye her şeyden önce ‘hakkı’ vardır… Ancak bunun nasıl ifade edildiği, bangır bangır bir propaganda aracına dönüştürülüp dönüştürülmediği işe yeni bir anlam kazandırır…
Yani kahraman böyle yapmaz…
Zaman zaman bu köşeden anlatmaya çalıştığımız ‘reality’ ve ‘truth’, yani gerçeklik ve hakikat çatışması için de örnek bir vakadır bu aslında…
Hakikat, istediğiniz kadar “Tatile çıkmak bir haktır” olsun… Gerçeklik olan, “El elin nesine, gülerek gider yasına” durumunda saplanılıp kalınmıştır İmamoğlu örneğinde…
İletişimin dozu kaçınca kahraman (!), “Ne güzel, Hollanda Başbakanı her yere bisikletle gidiyor” diyenlerin gözünde bile nahoş bir hâl almıştır…
Bu hakikat ve gerçeklik çekişmesinin bir örneği de Kızılay Başkanı’nın “Vergi Kaçırmak Başka, Vergiden Kaçınmak Başka” açıklamasıyla ortaya çıkan durumdur…
Hakikat: Sürecin yasal olmasıdır. Gerçeklik ise Başkentgaz’ın doğrudan Ensar Vakfı’na bağış yapmamasının kamu vicdanında tatmin edici bir açıklama boyutuna ulaşamaması…
Bilindiği üzere algılar, hakikat üzerinden değil, gerçeklikler üzerinden oluşur.